Tek Başımıza

Altıncı defa okuyordu aynı cümleyi: 'unutmak, insana verilmiş en büyük hediyedir.' öylesine derinine işlemişti ki bu cümle, ne kapatabiliyordu kapağını kitabın ne devam edebiliyordu okumaya ne de kalkıp bir sigara içebiliyordu. Böyle anlar olur, bir düşüncenin esiri olup varlığınızı bile unutursunuz. Çiğdem de böyle olmuştu. 'unutmak' sihir gibi gelmişti ona ama neydi bu delicesine unutmak istediği şey? Onunla pek konuşulmaz, yeryüzünde konuştuğu tek bir kişi var onu da kimselerle paylaşmaz. Zaten çok zormuş her şey, anlatırsa elinde olanın da azalacağından korkuyormuş. Bir şeyin varlığının azalmasından dahi korkmak... Korkunç bir bağlılık olmalı! Çiğdem'in yerinde olmak istemezdim! onu derin kederiyle bırakıp çıktım.

Balkona çıkıp sigarasını yaktı. Bana uzun uzun baktıktan sonra diyecek bir şey bulamadığında çaresizce çıkıp hep böyle yapar. Bu balkonun, bu fesleğenin üzerinde böyle bir etkisi var. Ne zaman çıksa bu balkona sigarasından çektiği ilk nefeste fesleğenle göz göze geliyor ve bu sessizlik bu tek başınalık sonunda onu mahkum ediyor, ayaklarına hatıralarından prangalar vurarak acımasızca yapıyor bunu üstelik, çaresizliğinden anlıyorsunuz. Sonra birden kendine yabancı oluveriyor. Sanki hayatını bir filmden izliyor gibi ve pek sevgili Murat Menteş'ten farklı olarak yarısında sıkılıp çıkmaktan ziyade kendine acıyor, bunu da hissediyorsunuz. Ah! Zeynep'in aşırı acıklı hikayesi... Onun yerinde olmak istemezdim. Muhtemelen o da benim yerimde olmak istemezdi. Filmde dediği gibi aşık adamın 'benim yerimde olsaydın kedicik, benim yerimde olmak istemezdin.' sarılıp yastığıma, kendi hayallerime döndüm ben de bu yüzden.

İçeri girip Çiğdem'i o yastığa sıkı sıkıya sarılmış görünce düşündüm: 'bu kadar istediğim bir şey var mı?' diye. Bir şeyi delicesine istediği her halinden belliydi. Sanki zehirli elmayı ısırmıştı da yaşamaya devam edebilmesi için beyaz atlı prensin öpücüğüne ihtiyacı var gibiydi.  Onu böyle görmek beni çok üzüyordu ama böyle durumlarda daha çok üzüldüğüm bir şey var: onun için hiçbir şeyi değiştiremiyorum. Belki de çıkıp biraz yürümeliyim, bu ikimize de iyi gelebilir diye düşündüm. Önce bakkala girip bir sigara alayım dedim, Erhan Abi yüzüme hortlak görmüş gibi baktı ve arkasını dönüp sigarayı çıkarırken 'hasta mısın, solgun görünüyorsun' cümleleriyle süslediği garip bir telaşa girdi. Cevap vermeyince para üzeri ile sigarayı uzatırken 'iki kişilik sigara içiyorsun sanki, bu kadar abartma bak rengin gitmiş' gibi bir telkinde bulundu.
Yürüdüğüm saatler boyunca ne geçtiğim sokakların farkındaydım ne de kafamdaki düşüncelerin. Taa ki muhtemelen bu ayın kirasını çıkaramadığı için istemeye istemeye satacağı kitaplarını duvara dizen çocuğun elinde o kitabı görene kadar... 'körlük' bu geçen gün Çiğdem'in bana heyecanla sorduğu kitaptı. 'vardı kitaplıkta, şimdi bulamıyorum.'demişti. Öfkeme yenik düşüp bağırmıştım. 'yaktım!' ben bazen bağırırım biraz.* Aldım, sevinir belki dedim içimden. Güneşin batışıyla yavaş yavaş kararıyordu hava ve ben eve doğru giden her adımımda kendi karanlığıma gidiyor gibi hissediyordum. Kapının önünü geldiğimde bir süre düşündüm ve şu kapıyı anahtarla açmak üzerine yapılan romantizme sonuna kadar hak verdim. İnsan bazen zile bastığında kapıyı açacak biri olsun istiyor gerçekten ve inanın bana oldukça derin bir romantizm.
Bir karara varmıştım yol boyunca, bu yüzden mi titriyordu ellerim? Geçtim içeri, kitabı koydum önce masaya, ifadesiz bir bakış. Yok, olmayacak, oturdum anlattım bir bir, kendine gel dedim. Ağladık, çok ağladık. Ama Çiğdem daha çok ağladı, dedi ki:'serde şecaat var, bilirim ama tek beden yetmiyor ikimize.'

Düşünceni Paylaş